BİZE ULAŞIN upoyresmi@upoy.org

Araştırma Yazıları

Ulusal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Öğrencileri Yapılanması

TOPLUMSAL CİNSİYET ÜZERİNE DERLEME MAKALE

- +
TOPLUMSAL CİNSİYET ÜZERİNE DERLEME MAKALE

TOPLUMSAL CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYETLE İLİŞKİLİ KAVRAMLAR

TOPLUMSAL CİNSİYET NEDİR?

Heteronormatif düzene göre cinsiyet terimi, kadın ya da erkek olmanın biyolojik yönünü ifade eder. Türkçe Sözlük’ te bu kavram üreme işinde bireye ayrı bir işlev veren, erkek ile dişiyi birbirinden ayıran özellik olarak karşımıza çıkar. Ancak kadın ve erkek olarak farklılaşmak ve belirlenmek sosyo-kültürel bir olgudur. Bunu toplumsal cinsiyet olarak tanımlamak doğru olacaktır. Biyolojik temelli olduğu düşünülen ile toplumsal bir temele dayandığı düşünülen cinsiyet (gender )’ in birbirinin karşıtı olarak düşünülmüş olmasından hareketle toplumsal cinsiyet kavramsallaşmıştır. Bu bağlamda, toplumsal cinsiyet kavramının biyolojik bir kadını toplumsal bir kadına, biyolojik bir erkeği de toplumsal bir erkeğe dönüştürdüğü söylenebilir.

  Toplumsal cinsiyetin kendini maddi olarak gösterdiği iki alan vardır:

1) Toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü ve üretim araçlarının toplumsal cinsiyete göre bölünmesi

2)Üremenin toplumsal örgütlenişi

Toplumsal cinsiyet, aile, eğitim, devlet, din, medya gibi kurumlarda yeniden üretilir. Ev, beden, iş ve kent yaşamı ve benzeri alanlar toplumsal cinsiyetle doğrudan ilişki içindedir. Siyaset, edebiyat, medya, sanat, iktisat gibi çeşitli alanlar toplumsal cinsiyetle ilgili sorgulamalardan geçmişlerdir ve bu sorgulamalar hala devam etmektedir. (Saygılıgil,2016)

Bem’ e göre, bireyler hem erkeksi hem de kadınsı özelliklere sahiptir ve farklı olaylar, durumlar karşısındaki tepkileri bu eğilimlere göre farklı derecelerde ortaya koyabilirler. Bu noktada androjenlik kavramı, belirli bir kültür içinde atanmış cinsiyet rollerinin dışına çıkan, kadınsı ve erkeksi kabul edilen özellikler içinden olumlu özelliklere sahip olmak olarak adlandırılır. Androjenlik kavramı, geleneksel kabul gören kadınsılık ve erkeksiliğe ve ruh sağlığıyla alakalı ortaya koyulan cinsiyet yanlısı ölçütleri karşısına alan liberal ve hümanist bir kavram olduğu için birçok kesim tarafından oldukça desteklenmiştir. Rubenstein (1995) yaptığı bir çalışmada androjen cinsiyet rolünü sahiplenmiş insanların Amerikan ordusunun Kamboçya’ya ve Orta Doğu’ya karışmasına, kabul gören kadınsı ve erkeksi cinsiyet rolüne sahip insanlardan daha az destek olma eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur. Yapılan araştırmalardan, androjen erkeklerin maskülen erkeklere göre askeri güç kullanılmasına daha fazla karşı çıktığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışmada ölçümlerin yapılması için 365 öğrenciye yapılmıştır ve çalışmada Sağ Kanat Otoriteryenlik Ölçeği ile Bem’in Cinsiyet Rolleri Ölçeği kullanılmıştır. Ek olarak, deney yapılan grubun din ve siyasetle yakınlık dereceleri de belirlenmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre androjen kadınların sağ-kanat Otoriteryenlik ölçüm puan ortalaması feminen kadınlara göre daha düşüktür ve androjen kadınların çoğu sol kanadı desteklemekte, buna ilaveten de kendilerini laik olarak tanımlamaktadırlar. (1)

TOPLUMSAL CİNSİYET ÖĞRENİLİR BİR KAVRAMDIR!

Toplumsal cinsiyet, sosyal ve toplumsal olarak kurgulanan bir kavramdır. Bu nedenle oluşumu biyolojik cinsiyetle sınırlı kalmayıp aynı zamanda cinsel yönelim, dinsel kimlik, etnik köken gibi birçok sosyal kategoriye dayanır. Bu kavrama sosyolojik bir bakış açısıyla yaklaşacak olursak, Chodorow’un 1970’lerde bahsettiği gibi, toplumsal cinsiyet, kadınların ve erkeklerin sosyal çevrede edindikleri deneyimleriyle ilgilidir.

 Toplumsal düzeyde yapılan analizlerden, günümüz toplumlarının erkek egemenliğine dayalı olduğu sonucuna ulaşılır. Cinsiyet temelli iş bölümünü benimsemesi ve toplumda norm olarak biyolojik erkeği kabul etmesi bu toplumsal düzenin özellikleridir.

 Bütün bunların yanında, 1980’li yıllarda literatüre ” hegemonik erkeklik ” adlı bir kavram girmiştir. Bu kavram bütün erkekleri kapsamayıp, iktidarı elinde tutan erkeklerdeki erkeklik imgesini tanımlar.

 Bu düzenin devam edebilmesi, bireysel bir şekilde benimsenmiş olma zorunluluğuna bağlıdır. Tüm cinsler için bu düzene uygun davranmak bir zorunluluk halini alır. Tüm bunlar öğrenmeyi gerektirir ve bu öğrenme, kültürel ve gündelik pratiklere olduğu kadar eğitime de bağlıdır. Bu konuda ise hedef kitle çocuklardır. Ancak, çocuk gelişimi ile toplumsal cinsiyet ilişkisine ileride farklı bir başlıkta ele alınmıştır. (2)

SİYASET VE TOPLUMSAL CİNSİYET İLİŞKİSİ

Siyasetin toplumsal cinsiyet ile ilişkisi iki nokta üzerinden düşünülebilir. Bunlardan birincisi toplumsal cinsiyetin siyaseti oluşturan ve etkileyen unsurlardan olduğudur. Siyaset, cinsiyet eşitsizliği ile şekillenmiş bir alandır. Buradaki ikinci unsur ise siyasetin toplumsal yaşamın şekillenmesindeki önemidir.

  Siyasi pratikler ve söylemlerle şekillenen yasalar, toplumdaki cinsiyet rollerinin tanımlanmasında çokça etkilidir. Bu yüzden, siyasal alanda verilecek mücadele, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve tekrar bu sorun alanının oluşmasını önlemenin önemli bir ayağını oluşturur. Kadın hak ve özgürlükleri için mücadele etmek siyaset yapmayı, siyasal alanı dönüştürmeyi gerektirir. Siyaset, bir mücadele alanı olmasından ötürü toplumsal cinsiyet ile yakın ilişki içindedir. Bu yüzden uzun zamanlarca siyasetten dışlanan kadınlar, siyasete katılmayı talep etmiş ve siyasal hakları için mücadele etmişlerdir.

Siyaset, tarihte kadınların eşitlik talep ettiği alanlardan biriydi. Bu amaçla kurulan örgütler, başlatılan eylemler Sufraj Hareketi olarak adlandırılır.

 Sufraj Hareketi, çok sayıda kadının uzun yıllar boyunca sayısız eylem, miting, konferans, kongre, yayınlarla sürdürdüğü seçme ve seçilme mücadelesinin ortak adıdır. Bu hareketi başlatan ve bu harekette yer alan kadınlara ise “sufraj” denmektedir.

  İngiltere, bu hareketin en etkili olduğu ülkelerden biridir. Kadınların oy hakkı için mücadele eden gruplar, “Kadınların Oy Hakkı Cemiyetleri Ulusal Birliği” adıyla 1987 yılında İngiltere’de birleştiler. Bu eylemlerin daha çok sokak eylemleriyle devam etmesi gerektiğini savunan feministler de mevcuttu. Bu gruplar da 1903 yılında “Kadınların Sosyal ve Politik Birliği”ni kurdular. Süfrajet olarak anılan bu gruplar, açlık grevleri yapmak, duvarlara sloganlar yazmak ve benzeri yollarla mücadele verdiler.

  Amerika’da da benzer bir durum mevcuttu. 1980 yılında Amerika’da Kadınların Oy Hakkı Amerikan Millim Derneği kuruldu. Daha sonra yöntem tartışması nedeniyle bu dernekten bir grup ayrıldı ve 1916 yılında Ulusal Kadın Partisi adı altında toplandılar. UKP’li feministler, oy hakları için iki buçuk yıl boyunca haftanın altı günü Beyaz Saray parmaklıkları önünde nöbet tutma eylemleri yaptılar. “Sessiz Nöbetçiler” olarak da anılan bu grup, eylemleri yüzünden çeşitli tartaklanmalara maruz kalıp hapse atıldılar.

  Türk Kadınlar birliği de 1923 yılında Türkiye’de kurulmuş, kadınların siyasal haklarına kavuşmasını sağlamış bir örgüttür. Bu örgüt, Birinci Dalga Feminizmin bir parçası olarak kabul edilebilir. Bu örgütlenmelerin, esasında Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkmaya başladığı bilinmekle beraber, 1913 yılında kurulan Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk Nisan Cemiyeti isimli cemiyet, bu dönemdeki kadın derneklerinin en önemlisidir.

  Türk Kadınlar Birliği, Osmanlı kadın hareketini Sufraj Hareketi ile birleştirdi. Bu birlik, Cumhuriyet ilan edilmeden önce 1926 yılında Kadınlar Halk Fırkası adıyla bir kadın partisi kurma girişimlerine başladı. Fakat hükümetin bu konuda izin vermemesi üzerine yollarına dernek olarak devam ettiler. Nezihe Muhittin ise bu birliği oluşturan kadın hareketinin öncülüğünü yapıyordu. (Saygılıgil, 2016)

  BEDEN VE TOPLUMSAL CİNSİYET ARASINDAKİ İLİŞKİ

Bilindiği üzere, erkek egemen sistem yapısı, hemen hemen tüm alanlarda kadınlar üzerindeki etkisini sürdürmektedir. Kadın bedeni, baskı-denetim mekanizmasının en gözle görülür biçimde gerçekleştiği yerdir. Beden; din, yasalar, ahlak kuralları üzerinden denetim altına alınır ve nesne haline getirilir. Bir dönem Batı’da yaşanan cadı avları, kadın cinselliğinin ve doğurganlığının denetlenmesi anlamına gelir. Burada öne çıkarılan kadın profili güçsüz, pasifize olmuş ve kontrol edilmesi gerekendir.

  Normlara göre ilişkiler heteroseksüel olmalı ve bu ilişkiler yasal çerçeve içinde yaşanmalıdır. Erkeklerin kamusal kadınların ise özel alanda görünür olması uygun görülür.

  Günümüze bakıldığında cinsellik ve cinsel sağlık üzerinde en az konuşulan, konuşmaktan kaçınılan konularken daha çok üreme üzerine konuşmalar hakimdir.

  Bu başlık altında, kadın bedeninin nesneleştirilmesinden, medyada sunulan ince hatlı modellere benzemek için birçok kız çocuğunun, kadının beslenmeden yoksun bırakılmasına değinilebilir. Ve bu durum birçok psikolojik ve sağlık sorununu beraberinde getirecektir. Antropologlara göre, bu sıkıntılara maruz kalanlar çoğunlukla kadınlardır. Birçok antropolog, biçim değiştirme girişimlerinin erkeklerde nadir görüldüğü konusunda hemfikirdir.

  Bedenin disiplin ve kontrol altına alınması, patriarkal düzenin en işlevsel araçlarındandır. Bu araçların en önemlisi tek tanrılı dinler olarak kabul edilebilir. Berktay, tek tanrılı dinlerin ortak özelliklerinin kadın bedeni üzerindeki denetim kurma eğilimi olduğunu savunmuştur. (Saygılıgil,2016)

CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYET FARKI

1970′ li yıllardan itibaren feminist düşünce, bu iki kavramı ve kadın erkek arasındaki farklılıkların toplumsal olarak doğal anlamlara ayrılmasının yollarını birbirinden ayırma uğraşı içine girmiştir. Toplumlar tarafından doğal kabul edilen bu anlamların sorgulamaya tabii tutulması, kadınlar ve erkeklerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerde belli roller oynamasını ve tüm kadınlar ve erkeklerin belli bazı kurallara uyması gerektiği fikrini de sorgulanabilir kılmıştır.

 Daha önce birçok kişi tarafından cinsiyetin biyolojik bir gerçeklik olduğu söylenmiştir. Buradan bakıldığında iki farklı cinsiyette çocuk doğabileceği düşüncesi kabul görmüştür: kadın ve erkek. Bu söyleme uymayan interseksüellik durumu farklı bir başlıkta incelenmiştir.

Dünya Sağlık Örgütü’ nün tanımlamaları ise cinsiyet özellikleri toplumlara göre değişiklik göstermezken toplumsal cinsiyet özelliklerinin ciddi anlamda farklılık gösterebileceği şeklindedir. Kadınlar regl olurken erkeklerin regl olamaması, erkeklerin testisleri varken kadınların testislerinin olmaması gibi ifadeler cinsiyet özellikleri olarak kabul edilirken “Çoğu ülkede kadınlar erkeklerden daha az para kazanır.”, “Dünyanın çoğu yerinde kadınlar erkeklerden daha fazla ev işi yapar.” gibi önermeler toplumsal cinsiyet özellikleri olarak kabul edilir. (3) 

İNTERSEKSÜELLİK NEDİR? TEMELLERİ NELERDİR?

İnterseksüel bireyler, tek tip kadın veya erkek tanımının dışında kalan, anatomik cinsiyet özelliklerinin bir karışımına sahip (kromozomlar, genital organlar) bireylerdir. Bu kavramın birçok şekli olmakla beraber tek bir kategori olmadığını söylemek mümkündür. Bu tarz doğumlar hakkındaki en kapsamlı çalışma interseksüel bireylerin nüfusun %1,9’unu oluşturduğunu söylüyor. Bu araştırmanın, sadece kliniğe gitmiş bireyleri veri olarak kullanmış olduğunu da belirtmekte fayda var. İnterseksüel özellikler, çoğunlukla acil tedavi gerektiren sağlık sorunlarına yol açmaz. (4)

İNTERSEKSÜELLİK VE CİNSEL YÖNELİM ARASINDAKİ İLİŞKİ

İnsan vücudu ve cinsellik arasında sosyokültürel bir ilişkinin bulunması cinsiyet ve cinsel yönelimi çok kolay karıştırılabilir kılmıştır ancak interseksüelliğin cinsel yönelimle veya kimlikle bir ilgisi yoktur. İnterseksüel bireyler diğer bireylerle aynı cinsel tanımlamalara sahiptirler. İnterseksüel bir birey kendisini kadın, erkek veya diğer türlerden birisiyle ifade edebilir (cinsiyetler arası, cinsiyetsiz).

  İnterseksüel bireyler çoğunlukla istekleri dışında bir tıbbi müdahaleye maruz bırakılmaktadır. 1 Şubat 2013 tarihinde Birleşmiş Milletler bu gibi tıbbi olarak “normalleştirme” müdahalelerini fiziksel ve psikolojik anlamda zararlı olabileceği gerekçesiyle uygun bulmadığını belirtmiştir.

2006 yılında tıp topluluğu interseks kelimesini “disorders of sexual development” (cinsel gelişim bozuklukları) ifadesiyle değiştirmiştir. Bu ifade interseksüelliğin bir bozukluk olduğunu vurguladığı için yanlış bir tanım olarak değerlendirilebilir. (4)

TOPLUMSAL CİNSİYET VE CİNSELLİK

Cinsellik, heteroseksüel ilişki ile üreme arasındaki bağ nedeniyle çoğu zaman erkek ve kadın cinsiyet rolleriyle sınırlıymış gibi algılanır. Fakat cinsellik ve cinsel kimlik esnek yapıdadırlar ve zamanla değişiklik gösterebilirler.

 Kadınların erkekler tarafından uğradıkları haksızlık ve baskı gibi durumlar çoğu zaman erkeklerin cinsel dürtüsü ile açıklanmaktadır. Aynı şekilde cinsellik ve toplumsal cinsiyet üzerindeki kalıp yargılar heteroseksüel normlar için de son derce önemlidir. Çoğu ülkede evlilik içi tecavüzlerin yeni yeni suç olarak kabul edilmeye başlaması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bu normallik algısı, diğer cinsel kimliklerin ötekileştirmeye maruz kalmasına yol açmaktadır.

Cinselliğin sabit olduğu düşüncesini insanların gösterdiği cinsel hareketlerin tarihçesi sarsmaktadır. (3)

ÇOCUK GELİŞİMİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET İLİŞKİSİ

Toplumsal cinsiyet rolleri ve bu rolleri ifade eden kalıp yargılar, toplumsal cinsiyet hakkındaki algının aktarımında önemli role sahiptir. Bu kalıp yargılar, cinsiyet rollerini doğalmış gibi gösterir. Kişinin toplumdan takdir görmesi de bu rolleri yerine getirmesiyle sağlanır. Çocuklar, yetişkinlerden daha çok toplumsal takdir kazanma ihtiyacı duyarlar. Bu yüzden toplumsal cinsiyet rolleri çocukluk döneminde daha kolay öğrenilir.

 Cinsiyet kimliğinin oluşması ve cinsel kimliğin keşfedilmesi, çocukluk döneminin en önemli evrelerinden biridir. Bu bağlamda toplumsal cinsiyet, öğrenilen ilk toplumsal kategori olarak kabul edilebilir.

 Kohlberg’in Piaget’den hareketle geliştirdiği bilişsel yaklaşım, toplumsal cinsiyet gelişimiyle ilgili ilk bilişsel yaklaşımdır. Kohlberg, bu çalışmasında çocuğun toplumsal cinsiyet gelişimindeki etkin rolünün altını çizer. Kohlberg’e göre çocuğun toplumsal cinsiyet algısı davranışlarını etkilemektedir. Öyle ki bu etki çocuk, cinsiyetin sabit bir yapıda olduğunu anladıkça da güçlenmektedir.

 1970’li yıllarda bu konuya “Toplumsal Cinsiyet Şeması Teorisi” adıyla yeni bir bilişsel yaklaşım eklenmiştir. Bu yaklaşıma göre, çocuklar yapılandırılmış toplumsal cinsiyeti temel alan kavramlardan oluşan şemalar düzenler ve bu şema onların davranış ve düşüncelerini etkiler. Bugün gelinen noktada ise, “Toplumsal çevrelerin doğasına ve cinsiyet hakkındaki kendi görüşlerine bağlı olarak, çocuklar toplumsal cinsiyet kimliğini aktif şekilde kurgularlar.” görüşü kabul görmektedir.

 Psikolojik gelişim anlamında bir değerlendirme yapıldığında, genel anlamda çocuklar toplumsal cinsiyet kimliğini, kendi toplumsal cinsiyet kimliği ile diğerlerininkini doğru olarak tanımlama becerisini 2-3 yaşlarında geliştirirler. Aşağı yukarı 4 yaşında cinsiyet kesinliği, 5-6 yaşlarında ise cinsiyet sürekliliği kavramlarını edinirler. Bunlardan dolaylı olarak, bir çocuk 5 yaşına geldiğinde temelde yanlış olan ama doğru algılanan cinsiyetçi kalıp yargılar edinmiş olurlar. (2)

TOPLUMSAL CİNSİYET TEMELLİ AYRIMCILIK

Toplumsal cinsiyeti temel alan ayrımcılık, cinsiyet rollerinin doğal ve değişmez olan biyolojik varlığa dayalı şeyler olduğu hakkındaki varsayıma dayanır. Fakat bu, cinsiyet rolleri zamana ve kültüre göre değişkenlik gösterdiğinden yanlış bir varsayım olacaktır. Kadın ve erkeklerin birbirinden farkları basit olarak yaşanmakla kalmayıp eşitsizlik ve ayrımcılığın normalleştirilmesi bu farklılığa dayanır. Farklılık kavramı, kadınlık ve erkeklik kalıplarının yeniden üretilmesiyle pekişir. Bu kalıpların varlığını sürdüren en önemli araçlardan biri ise ayrımcılıktır.

  Toplumsal cinsiyet temeline dayanan ayrımcılık, çoğunlukla akıllara ilk olarak kadınların erkeklerden farklılığını esas alan ayrımcılığı getirecektir. Bir kadını özel alanla sınırlı tutmak, ev dışındaki sosyal, ekonomik, politik ve benzeri alanlardaki faaliyetlerini kısıtlamak cinsiyete dayalı bir ayrımcılık örneğidir. Aynı zamanda, bir kurum veya kuruluşun erkek işçi alımında askerliğini yapmış olma şartı koyması da toplumsal cinsiyete dayalı bir ayrımcılık örneğidir. Çünkü askerlik, Türkiye’ de erkeklere yüklenen bir görevdir.

  Ayrımcılık, her zaman doğrudan yapılmayabilir. Bir cinsin ihtiyaçları görmezden gelinerek de ayrımcılık yapılabilir. Kreş sisteminin yetersiz oluşu, toplumumuzda kadınların çalışmasına engel olmaktadır. Buradaki ayrımcılığı gizleyen, annelik ve babalık hakkındaki yaygın ve köklü görüşlerdir. Çocuk bakmanın kadının görevi olduğuna inanıldığı koşulda, kadınların iş hayatının dışında kalmaları hak ihlali olarak tanımlanabilir. (5)

Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın odağı çoğunlukla kadınlar olsa da erkeklerin de bu konuda zorluklar yaşadıkları alanların olduğu göz ardı edilemez. Bu konuda yürütülen erkek üniversite öğrencilerinin örneklem olarak belirlendiği bir araştırmada, erkek öğrenciler, Türkiye’de erkek olmalarından dolayı kendilerinden beklenen sorumluluklar, potansiyel suçlu bulunma ve damgalanma gibi alanlarda sorunlar yaşadıklarını belirtmişlerdir. Araştırma kapsamında örneklem gruba yöneltilen ” Türkiye’ de erkek olarak yaşadığınız zorluklar nelerdir?” sorusuna yüksek beklentiler, güçlü olmanın beklenmesi, cinsellikle ilgili sorunlar, toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili kalıp yargılar, askerlik yapma, paralı olma, evlenme, işe girip çalışma alanlarında yanıtlar verildiği görülmüştür. (6)

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNİN KÜLTÜRE BİR YANSIMASI: KADIN SÜNNETİ

Kadın sünneti, literatürde “Erkek egemen toplumlarda kadın üzerinde kontrol sağlanarak kadını kontrol altına almak ve kadının cinselliğini bastırmak amacıyla yapılan bir işlem” olarak kabul edilmektedir. Bu eylem, cinsiyet eşitsizliğinin hayat üzerinde ne kadar büyük etkiye sahip olduğunun bir göstergesi niteliğindedir. İşlem genelde kadınlar tarafından uygulanır. Kız çocuğunun daha kabul edilir büyümesi, erişkinlik ve evlilik hayatına daha iyi hazırlanması için gerekli bir işlem kabul edilmekle birlikte bu işlemin klitorisin yok edilerek kadınları daha güzel ve onurlu, daha temiz, daha kadınsı yaptığına inanılır.

  Kadın sünneti, medikal sebeplerin dışında kadın genital organlarının kısmen ya da tamamen çıkarılmasını ya da farklı biçimlerde kadın genital organlarına zarar veren tüm işlemleri kapsar. Dünyada tahmini 114-130 milyon kadın bu işlemlere maruz kalmaktadır. Dünyanın çesitli bölgelerinde sık görülen kadın sünneti, Türkiye’ de önceleri pek yaygın olmasa da alınan çok sayıda Afgan kökenli kadın nedeniyle son zamanlarda daha sık görülmektedir. Kadın sünnetinin bilinen bir yararı olmamakla birlikte bu işlem, ağrılı ve travmatik bir sürecin ürünüdür.  Bunun yanında kadın sünnetinin birçok zararı olduğu bilinmektedir. Kadın sünneti genel anlamda bireylerin sağlık, mahremiyet fizik alanlarında bütünlük haklarını ihlal eden bir yaptırımdır. Genel olarak 0-15 yaş arası kadınlara uygulanmakla beraber pek sık olmasa da erişkin ve evli kadınlara da uygulanmaktadır. Bu işlemin kökenlerini Afrika’dan alıp M.Ö. 5. Yüzyıl’a kadar ulaştığı düşünülmektedir. Mısır, Roma, Arabistan ve Rusya’ da bu dönemlerde kadın sünnetlerinin yapılıp Mısır mumyalarında tespit edildiği, İngiltere’ de Viktorya döneminde psikolojik hastaları tedavi etmek ve mastürbasyonu önlemek amacıyla yapıldığı bilinmektedir. (7)

KADIN SÜNNETİNİN KOMPLİKASYONLARI

Kadın sünneti, ciddi sağlık riskleri taşıdığı ve birçok olumsuz sonucu beraberinde getirmesi nedeniyle zararlı bir işlem olarak kabul edilmektedir. İşlemin aile içinde gizli kalması ve geleneklerin kişilerin gerçekte ne kadar etkilendiklerini göstermemesi ve yapılan raştırmalardan çelişkili sonuçların ortaya çıkması nedeniyle bu işlemin psikolojik sonuçları tam olarak bilinememektedir. Ancak işlem sonucunda hemoraji (kanama), sepsis (kana bakteri ve toksin karışmasının sonucunda bağışıklık sisteminin çökmesiyle ortaya çıkan komplikasyon), tetanos, idrar retansiyonu (mesane dolu olmasına rağmen idrar yapamamak), şok ve ölüm gibi fiziksel komplikasyonları doğurduğu saptanmıştır. Fiziksel komplikasyonlar erken dönem ve geç dönem komplikasyonları olarak ikiye ayrılır. Şiddetli ağrı, şiddetli kanama, bu komplikasyonlara bağlı hipovolemik (azalmış dolaşan kan hacminin bir sonucudur. İç kanamaya yol açar), nörojenik (spinal kord yaralanmalarına bağlı omurilik hasarı sonucu oluşur) ve septik (herhangi bir mikrop veya basit enfeksiyon sonucu oluşabilir. Kalp krizinden bile fazla ölüm oranı mevcuttur) şok, enfeksiyon, kan yoluyla bulaşıcı hastalıklar ve miksiyon zorluğu erken dönem komplikasyonlarını oluştururken ağrı, enfeksiyon, keloid (aşırı hücre üretimi sonucunda anormal yara iyileşmesi durumudur. Yaranın büyümesine neden olur) oluşumu, reprodüktif yol enfeksiyonları (üreme ve idrar yolları), üriner ve menstruel sorunlar(boşaltım ve üreme bölgeleri, yolları), cinsel yolla geçen hastalıklar, HIV geçişi ve cinsel yaşam kalitesinde bozukluk gibi sorunlar uzun dönem komplikasyonlarını oluşturur.

 Bu işlemin, darlığın getirdiği ağrı, klitorisin amputasyonu(kesilmesi veya alınması), yetersiz penetrasyon gibi cinsel sorunları da beraberinde getireceği ve gebelik sürecinde vajinal stenoz(darlık) sonucu uzamış eylem, introitus darlığı(vajina ağzının darlığı), fistülleşme(bir apse boşluğu içinde basınç artınca oluşan kanal), fetal distres(anne karnındaki bebeğin sıkıntıya düşme hali, ölüme giden süreçte meydana gelen değişiklikler), perine(vajina ile makat arasındaki bölge) yırtıkları, yaralanmaları ve enfeksiyonları, postpartum(doğum sonrası) kanamaları ve sepsisleri beraberinde getirdiği tahmin edilmektedir. (7)

Kadın sünnetinin kültürel boyutundan hareketle dikkat çekilebilecek bir diğer nokta ise erkek sünnetidir. Sünnet, erkek çocuğunun biyolojik cinsiyetine uygun kalıcı bir aşama kaydettiği ilk adım olarak kabul edilir. Sünnet olan erkek çocuğunun genital bölgesinin gururla insanlara açık biçimde gösterilmesinin altında da erkekliğe adım atma anlayışının heyecanı yatar. Burada kritik olan nokta şudur ki sünnet, o ana kadar cinsiyeti göz ardı edilip yalnızca çocuk olarak algılanan çocuğu artık “erkek” olarak adlandıran basamaktır.

 Erkek sünneti, Türkiye’ de erkekliğin bedene uygunluğunu sağlayan ön koşullardan biridir. Yazni sünnet, zaten erkekliğin göstergesi olarak görülen penisin bir güç simgesine dönüşmesini sağlar. (8)

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNE DAYALI ŞİDDET: KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Kadına yönelik şiddet, dünyadaki en yaygın insan hakları ihlallerinden biridir. Aynı zamanda gündelik hayatta, sosyal çevrede, medyada ve benzeri mecralarda sıkça duyulan bir kavram iken aynı zamanda üzerinde konuşulması da tabu olan bir kavramdır.

 Kadının Şiddete Karşı Korunması Hakkında Tavsiye isimli belge, bu alandaki ilk kapsamlı, uluslararası ve yasal belgedir. Bu belgedeki tanıma göre, Kadına Yönelik Şiddet kavramı, cinsiyet ayrımcılığına dayalı olarak kadınlara psikolojik, fiziksel ya da cinsel anlamda zarar veren ya da vermeye yol açabilecek olan her türlü eylemi ya da tehdidi kapsar. Bu tanım, kamusal veya özel alandaki baskı ve kısıtlamaları, mikrosistemdeki fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddeti ve evlilik içi tecavüzü, cinsel tacizi, istismarı, zorla evliliği, kadın cinayetlerini, işyerinde cinsel tacizi ve daha birçok başlığı içine alacak şekilde genişletilebilir.

Feminist bakış açısı ise kadına yönelik şiddeti “Erkeklerin kadınlara göre üstünlükleri, avantajları ve iktidarı üzerine kurulu olan içinde yaşamakta olduğumuz erkek egemen sistemde, erkeklerin kadınlara sistematik olarak uyguladığı şiddet” olarak tanımlar. Kadına yönelik şiddet, kaynağında güç ve iktidarın devamlılığı isteğidir. Ataerkil sistemin öznesi olan erkeklerin bu güç ve iktidarın devamı için kullandığı araçların en önemlilerinden biridir.

Kadına yönelik şiddetin temel nedeni toplumsal cinsiyet eşitliğidir. Aynı zamanda, şiddet ilişkisinin kadınların ikincil konumunu derinleştirmesi ve dezavantajını beslemesi nedeniyle sonuç olarak da alınabilir.

2002 yılında yapılan bir araştırmada, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Özel Komitesi, 16-44 yaş arasındaki kadın ölümlerinin ve engellenmiş bir hayat yaşamalarının temel nedenlerinden birinin özel alanda ve mikrosistemde karşılaşılan şiddet olduğunu açıklamıştır.

1993 yılında BM Genel Kurulu, kadına yönelik şiddetin tanımını ” Kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek veya kadınların acı çekmesine neden olabilecek gerek kamu gerekse özel alanda yapılan bu tip davranışlara yönelik tehditleri ve kadınların özgürlüğünün zorla kısıtlanmasını da içine alan şiddete yönelik her türlü davranışı içerir. ” şeklinde yapmıştır. Bu tanım, kadınların ve kız çocuklarının özel alanda veya kamusal alanda yaşadıkları ve yaşayabilecekleri her türlü psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddeti içermektedir.

 T.C. Anayasası’na, Türkiye’nin 1985 yılında onayladığı Kadınlar Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi ( CEDAW) ve 2014 yılında yürürlüğe giren, Türkiye’ nin ilk imzalayan ve onaylayan ülke olduğu  Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ ne göre; kadınların yaşam hakkını garanti altına almak ve şiddete maruz kalmasını önlemek, Türkiye Cumhuriyeti yükümlülüğündedir. T.C. yasalarına göre, kadına yönelik şiddet suçtur. Hiçbir şiddetin haklı bir gerekçesi olmamakla birlikte TC, kadına yönelik şiddeti önlemekle yükümlüdür.

2014 yılında Kadının statüsü Genel Müdürlüğü’ nün yaptırmış olduğu araştırma, kadınların en çok aile içinde ve yakın ilişkilerde şiddete maruz kaldığı sonucunu ortaya koymuştur.

Şiddetin yüksek boyutlarda ve oranlarda olmasının en büyük nedenlerinden biri, şiddetin toplum tarafından normal karşılanmasından kaynaklanmaktadır. Bu kavram “Şiddetin Normalleştirilmesi” olarak tanımlanır. Eva Lund gren, bu kavrama ilk olarak kadınlar tarafından bakar. Şiddetin normalleştirilmesi, kadınların kadın olma sürecinin bir parçasıdır ve kadının değersizleşmesine neden olur. Lund gren; toplumsal cinsiyet, kadınlık, erkeklik kavramları ve cinsellik, iktidar kavramlarının iç içe geçtiğini savunmuştur. Şiddetin temel nedeni kadınlar ve erkekler arasındaki güç ve iktidar dengesizliğidir.

Özel alanda kadına yönelik şiddet, İkinci Dalga Kadın Hareketi’nin alanlarından biridir. İkinci Dalga Kadın Hareketi, “Özel olan politiktir!” söylemi ile yola çıkmıştır. Özel alandaki kadına yönelik şiddeti görünür hale getirmek için önemli bir mücadele vermişlerdir. Bu sayede kadına yönelik şiddet üzerindeki algı, bugünlerde ciddi oranda kırılma yaşamıştır ve farkındalık gelişmiştir.

 Günümüzde kadına yönelik şiddete ilişkin araştırmaların oldukça yetersiz olmasına karşılık elde olan çalışmaların verilerine bakıldığında kadınların hayatında en az bir kez fiziksel şiddete uğramış olma oranı %34 ile %39 arasında değişirken diğer şiddet türlerine dikkat edildiğinde bu oran artmaktadır.

TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun 1993-1994 yılları arasında yaptığı Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları isimli araştırma, Türkiye’ deki ilk yaygın kadına yönelik şiddet araştırmasıdır. Bu araştırmayı takiben, Ayşegül Altınay ve Yeşim Arat, 2006-2007 yılları arasında Kadına Yönelik Şiddet isimli bir araştırma yürütmüşlerdir. Bu araştırmanın sonucunda, 15 yıl içerisinde kadınların algısında ciddi oranda bir değişim yaşandığı, bunun kadın hareketi mücadelesinin önemli bir etkisinin olduğu gözlenmiştir. Bu araştırmada dikkat çekici olan bir husus da şiddete maruz kalan kadınların yalnızca %51′ inin bu durumu bir kişi veya kurumla paylaşmış olmasıdır. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’ nün verilerine göre ” 2014 Türkiye’ de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”nda bu oran %44 olarak bulunmuştur. Her 10 kadından 4’ü, eşinden veya birlikte olduğu erkekten şiddet görmektedir. Duygusal şiddete uğrayan kadınların oranı %44, ekonomik şiddete uğrayan kadınların oranı ise %30′ dur. (Saygılıgil,2016)

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN TÜRLERİ

 Şiddet, seçilmiş ve bilinçli yapılan bir davranış olarak tanımlanır. Şiddetin bütün sorumluluğu, şiddeti uygulayan kişiye aittir. Kadına yönelik şiddet, tek tip değildir, araçlara göre çeşitlilik gösterir. Psikolojik, fiziksel, sözel, cinsel, dijital şiddet ve flört şiddeti olarak ayrılır.

 Fiziksel Şiddet: Yumruklama, tokat atma, boğaz sıkma ve benzeri fiziksel temas içeren davranışlardır.

Ekonomik Şiddet: Ekonomik özgürlüğü kısıtlama, eve para bırakmama veya kısıtlayıcı miktarda bırakma, kadının çalışmasına izin vermeme gibi davranışları kapsar.

Sözel Şiddet: Bağırma, yıkıcı eleştiriler yapma, isim takma ve benzeri sözel davranışları kapsar.

Psikolojik Şiddet: Küsmek, herhangi bir konuda baskı uygulamak, tehdit etmek, bilgi saklamak ve benzeri daha birçok davranışı kapsar.

Cinsel Şiddet: İstenmeyen cinsel davranışlarda bulunmak, tecavüz, cinsel ilişki sırasında güç kullanmak gibi genel anlamda istenmeyen ve güç dengesizliğine dayanan cinsel davranışları ifade eder.

Dijital Şiddet: İletişim araçları, sosyal medya ve benzeri araç ve mecralar aracılığıyla kadınların hayatlarının denetlenip baskı altına alınması davranışlarıdır.

 Flört Şiddeti: İki tarafın da flört şiddeti uygulayacağı bilinmekle birlikte, genelde erkeklerin kadınlara uyguladığı, romantik ilişkide uygulanan denetleyici davranışları kapsar.

Israrlı Takip: Kişinin kendi güvenliğinden şüphe etmesine neden olan ısrarlı davranışlardır. Sürekli telefonla arama, tehdit etme, sosyal medyadan sürekli takip gibi davranışları içerir.

Şiddeti uygulayan kişinin ilk yaptığı gerginlik yaratmaktır. İkinci olarak şiddet yoluyla kadın üzerinde denetim kurar. Son olarak çeşitli bahaneler üreterek fiziksel şiddete başlar. Bu evrelerden sonra ise ilişkinin bitmesini önlemek ve devamlılığını sağlamak için yapıcı davranışlarda bulunur. Bundan sonraki aşama ise şiddet döngüsünü başlatan ilk aşamadır. (Saygılıgil, 2016)

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN DOĞURDUĞU SONUÇLAR

Kadına yönelik şiddet; psikolojik, fiziksel, toplumsal olmak üzere birçok sonucu beraberinde getirir.

Psikolojik Sonuçlar: Yalnızlık, depresyon, sigara, madde ve alkol kullanımı, özgüven eksikliği ve benzeri psikolojik durumları ifade eder.

Fiziksel Sonuçlar: Fiziksel yaralanma, halsizlik ve uyku düzeninde bozukluk, kalıcı fiziksel zedelenmeler gibi durumları ifade eder.

Toplumsal Sonuçlar: İş devamsızlıkları, ekonomik zarar gibi durumları ifade eder.

Şiddet, çocuklar üzerinde de birçok etki bırakmaktadır. Bunlardan kaygı. Utanç, suçluluk gibi etkiler ruhsal etkiler olarak kategorilendirilirken sosyal soyutlanma, yalnızlık, derslerde başarısızlık, sigara, alkol ve benzeri madde ürünleri kullanımı da toplumsal etkileri oluşturmaktadır.

Kadın hareketi, kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadele yöntemlerinden en önemlilerindendir. Bu hareket, uzun soluklu bir mücadele vermiştir ve hala da vermeye devam etmektedir. (Saygılıgil, 2016)

CİNSEL KİMLİK GELİŞİMİ

Cinsel kimlik gelişimi, yaşamın ilk yıllarında 3-4 yaşları arasında gelişir ve bu dönem, çocukların cinsel kimliğini keşfettiği, cinsiyet rollerini kazandığı, psikoseksüel gelişim dönemlerinden fallik döneme denk gelir. Cinsel kimlik gelişimi karmaşık bir süreç olup, çevresel, ailesel, bireysel, biyolojik etkenlerin etkisiyle gelişir. Yapılan bir araştırmadan elde edilen bulgulara göre, çocuklar ortalama 19 aylıkken cinsiyete dair ifadeleri doğru şekilde kullanabilmeye başlamaktadır.

 Cinsel kimlik gelişiminin cinsel kimlik, cinsel yönelim ve cinsiyet rol davranışı olmak üzere üç bileşeni vardır. Cinsel kimlik, öznel bir özdeşim duygusudur. Bireyin kendini kadın ya da erkek cinsiyetine ait hissetmesi, çocuğun kadın ya da erkek olduğunu fark edebilmesi ve ait hissettiği cinsiyetten ötürü olumlu duygulara sahip olmak olarak tanımlanabilir. Bireyin görünümü ve davranışları, ait hissedilen cinsiyetin dışa vurumsal yönünü oluşturur.

Cinsel yönelim, bireyin cinsel ve romantik ilgisinin herhangi bir cinsiyete odaklanması ve yönlenmesi durumudur. Heteroseksüellik, biseksüellik ve homoseksüellik bilinen cinsel yönelimlerdir. Bireyin cinsel yönelimiyle ilgili kendini tanımlamamasına ise cinsel yönelim kimliği denir. Cinsel yönelim, her ne kadar kendini ergenlik döneminde gösteriyorsa da cinsel yönelimin ortaya çıktığı yaş aralığı tam olarak bilinememektedir.

Cinsiyet rol davranışı ise, en nihayetinde kadınsı ve erkeksi olmak olarak tanımlanır. Toplumun bireye yüklediği özelliklerdir ve büyük oranda çocuğun sosyal yaşantısı ile belirlenir. Ancak cinsiyete yüklenen davranışlar, toplumlara, kültürlere ve zamana göre değişkenlik gösterir.

  Kohlberg’ e göre cinsel kimlik, çocuğun kadınlar ve erkekleri doğru bir biçimde ayırt edebilme yetisidir. Çocuğun cinsel kimlik edinimi, yalnızca bilişsel bir gelişim basamağı değildir, bilişsel gelişimin yanı sıra duygusal bir farkındalığı da içermektedir.

 Cinsel Disrofi: Biyolojik cinsiyetinden rahatsızlık duyan ve hormon tedavisi, cinsiyet geçiş ameliyatı gibi girişimlerde bulunup diğer cinsiyete ait olmayı isteyen bireyler için cinsel disrofi terimi kullanılmakla beraber, biyolojik cinsiyetinden rahatsız olma durumunun çocuklarda da görüldüğü bilinmektedir. Biyolojik cinsiyetinden rahatsız olma durumu, bazı kaynaklarda cinsel kimlik bozukluğu olarak ele alınır. Fakat cinsel kimlik bozukluğu tanısı, feminen ve maskülen davranışlar göstermekle karıştırılmamalıdır. Bu tanı, biyolojik cinsiyet özelliklerinden ciddi anlamda rahatsızlık duymayı ve biyolojik cinsiyetten büyük çaplı sapmaların gözlenmesini gerektirir.

 DSM 4′ te, Çocukluktaki Cinsel Kimlik Bozukluğu ve Transeksüalizm birleştirilerek Cinsel Kimlik Bozukluğu olarak tek bir tanı haline getirilmiştir.

Yapılan bazı toplum tarama çalışmaları, kız çocuklarının daha çok diğer cinsiyetten olma isteği gösterdiğini fakat erkek çocuklarının daha fazla kliniğe götürüldüğünü ortaya koymuştur. Kliniğe getirilen cinsel kimlik bozukluğuna sahip çocuklarda, kontrol grubuna göre daha fazla davranış bozukluğu sorunu olduğu saptanmıştır. Bunun yanı sıra, bu çocuklardan özellikle erkek çocuklarında yaşıt ilişki güçlükleri olduğu saptanmıştır.

 Cinsel kimlik gelişimine psikososyal faktörlerin etkisinin incelenmesi amacıyla yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre, çocuklar biyolojik cinsiyetleri yerine doğum sonrasında ebeveynlerin belirlediği cinsiyete uygun cinsel kimlik geliştirme eğilimindedirler. Bu durum, psikolojik cinsiyetin biyolojik cinsiyetten uygun olduğu sonucunu doğurmuştur ancak interseksüalite durumlarında yapılan ve başarılı sonuç veren cinsiyet düzeltme ameliyatlarının varlığı, bu konuda tekrardan düşündürmüştür. Bu bağlamda, çocukların cinsel kimlik gelişimiyle alakalı sorun yaşamalarının yalnızca biyolojik veya psikolojik faktörlere bağlanması doğru olmayacaktır.

 Bu konuda, ebeveyn-çocuk ilişkisinin bilhassa yaşamın ilk üç yılında çok büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Ebeveyn, çocuk ilişkisi, ilk ilişkiler ve özdeşimler, çocukluk çağı öğrenmeleri cinsel kimliğin gelişimini etkilemektedir. Ebeveynlerin çocuklarına cinsiyete göre tutum ve davranışlar göstermesi, bu noktada ebeveyn-çocuk ilişkisine örnek oluşturacaktır.

 Erkek çocuklarındaki cinsel kimlik bozukluğu, psikodinamik açıdan bakıldığında, erken çocukluk dönemindeki anne-çocuk arasındaki ayrışma, bireyselleşme ve özdeşim sorunlarıyla karakterize edilir. Psikanalistlerin yaklaşımına göre, çocuklar ebeveynlerden gelen mesajları yorumlar ve zaman zaman diğer cinsiyetten olduğuna inanır. Cinsel kimlik gelişiminde en önemli psikososyal etken model alma ve özdeşimdir. Diğer cinsiyet ile özdeşim kurma, çocuğun kendini daha güvende hissetmesini sağlamakta ve kaygısını azaltmaktadır. Özdeşim modellerinin niteliği veya olmayışı, ebeveynlerin psikopatolojisi veya birbirleri arasındaki ilişki sorunları, cinsel istismar, aile içi şiddet ve benzeri durumların sağlıklı özdeşim kurmayı engellediği veya güçleştirdiği düşünülmektedir.

 Cinsel kimlik bozukluğu gösteren erkek çocuklarının anneleri üzerinde yapılan bir araştırmadan, bu annelerin psikopatoloji oranının yüksek olduğu, bu annelerin %53 oranında depresyonu olduğu ve sınır kişilik bozukluğu olduğu bulguları elde edilmiştir.

Tüm bunların yanı sıra, Türkiye çapında yapılan bir araştırmada da cinsel kimlik bozukluğu gösteren çocuklarda özdeşim sorunları ve ayrılık kaygısı yaşandığı bulgularına ulaşılmıştır. (9)

Transseksüellik konusunda yapılan güncel araştırmalarda ise, transseksüelliğin bir hastalık veya bozukluk olmadığı yönünde bulgulara ulaşılmaktadır. Biyolojik görüşe göre, hormonlar cinsiyeti ve cinsel davranışı ifade etme şeklini etkilerken cinsel kimliğin oluşumu üzerinde bir etkiye sahip değildir. Transseksüalite, insan türürnün başlangıcından bu yana zaman ve toplum değişkenlerinden bağımsız olarak var olagelmiştir. Yapılan araştırmalardan hareketle dış genital organların varlığının cinsiyetin erkek ve kadın olarak farklılaşmasında etkisi olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun yanı sıra, beynin gelişim döneminde testosteron hormonu eksikliğinin yaşanmasının, biyolojik cinsiyet erkek iken beynin cinsiyeti kadın olarak algılamasına yol açabileceği düşünülmüştür. Yapılan hayvan deneyleri, gelişen beyinde cinsiyet hormonlarının varlığına ilişkin durumun beynin nükleusu üzerinde morfolojik değişikliklere uğradığını gözler önüne sermiştir. Bu noktadan hareketle, transseksüelliği açıklamakta psikososyal gelişim süreçleri önemini korumakla birlikte tek başına yeterli olmayacaktır.

 Bütün bunlara ek olarak, toplumumuzda trans bireylerin ötekileştirmeye maruz kaldığı ve buna bağlı olarak trans bireylerin ataerkilliğe karşı bir tutum sergilemeleri dikkat çeken bir konudur. Trans bireylerin sahip oldukları işi sürdürememeleri, iş bulamamaları ve sex işçiliğine zorlanmaları bu durumun sosyal etkileri olarak kendini göstermektedir. (10)

FREUD’A GÖRE CİNSEL KİMLİK GELİŞİMİ VE CİNSEL YÖNELİM FARKLILIĞI

Freud’ a göre, çocuklarda psikoseksüel gelişim doğumdan sonra başlamaktadır. Cinsiyet rolünün benimsenmesi ise dört ve altı yaşlar arasına denk gelir ve bu dönem psikoseksüel gelişim evrelerinden fallik döneme denk gelir.

  Fallik dönemde çocuk, cinsel organlarını haz kaynağı olarak görür. Erkek çocuklardaki oedipus karmaşası ve kız çocuklarındaki elektra karmaşası bu dönemde yaşanan psikoseksüel karmaşalardır. Oedipus karmaşası, erkek çocuğunun annesine cinsel çekim duyması ve bu yüzden babası tarafından cezalandırılma kaygısı olarak karakterize edilir. Bu karmaşayı kız çocukları ise babaya cinsel çekim duyma ve bu yüzden anneden korkma şeklinde yaşarlar. Bu karmaşaların başarılı biçimde çözümlenmesi, çocuğun kendi cinsinden olan ebeveyni ile özdeşim kurarak onun cinsel rolünü içselleştirmesine bağlıdır. Bu karmaşaların başarılı biçimde çözümlenmesiyle birlikte çocuklar, ebeveynleriyle ilgili cinsel yönelimlerini açığa çıkaramayacaklarını öğrenir ve diğer cinsten kendilerine uygun bir partner arayışına girerler. (Yeşilyaprak,2018)

 Farklı cinsel yönelimler ise şöyle açıklanır:

Freud, farklı cinsel yönelime ait bireyleri ” dönük ” kelimesi ile tanımlar. Freud’ a göre kesin dönükler, çift yaşayışlı dönükler ve fırsat düştüğünde dönük olanlar olarak üç tip dönük vardır. Cinsel dürtüleri yalnızca kendi cinsi tarafından uyarılanlar kesin dönüklerdir yani günümüz terimiyle homoseksüellerdir. Çift yaşayışlı dönükler, günümüzde biseksüel olarak tanımlanan cinsel dürtüleri iki cins tarafından da uyarılan bireyledir. Fırsat düştüğünde dönük olanlar ise belirli bazı koşullar içinde (cinsel dürtülerini harekete geçirecek uygun nesneyi bulamadığında) veya taklitçiliğie kapıldıkları için kendi cinslerinden kişileri nesne olarak kabul eden kimselerdir.

 Dönükler farklı şekillerde davranırlar. Kimilerine göre dönüklük normal bir durumken kimileri dönük olmaya karşı isyankâr bir tutum içindedirler. Dönüklük kimilerinde belleğin ulaşabileceği kadar uzun bir zamanda görülürken kimilerinde erginlikten önce veya sonra, belli bir zaman dilimi çerisinde kendini gösterir. Dönüklük, bireyde bütün bir yaşam boyunca kalabilir veya belli bir süre için geçici olarak kendini gösterebilir. Burada dikkat çeken bir nokta ise, normal cinsel nesne ile yaşanan olumsuz bir cinsel deneyim sonrasında libidonun dönüklüğe yönelebilmesidir.

Dönüklük kavramı ilk önceleri, hekimlerin dönüklük gözlemledikleri kimselerin sinir hastalarının belirtilerini taşımalarından dolayı, doğuştan gelen bir sinir soysuzlaşması olarak kabul edilmiştir. Fakat başka ağır sapmalar göstermeyen bireylerin dönük olması, ahlak ve zekâ gelişimleri yüksek düzeylere ulaşmış bireylerin dönük olması, dönüklüğe sıkça rastlanması ve ilkel kavimler arasında da dönüklüğün gözlenmesi gibi olgular, dönüklüğün bir soysuzlaşma olmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, dönüklüğün bazı durumlarda doğuştan gelebileceği, bazı durumlarda da çeşitli etkenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceği kabul edilmelidir.  Fakat cinsel dürtünün sonradan edinildiği anlayışına sahip bireyler, doğuştan gelme bir dönüklüğü tamamıyla yadsıyabilir. (Freud,2017)

CİNSEL YÖNELİM GELİŞİMİ VE CİNSEL YÖNELİM ÇEŞİTLİLİĞİ

Cinsel yönelim, bireyin cinselliğini keşfetmeye başladığı anlardan itibaren şekillenmeye başlar ve farklı yaşantılarda kendini gösterir. Yaşamının belli bir döneminden sonra farklı bir cinse ilgi duyduğunu fark etmek bu yaşantılara bir örnek oluşturabilir. Cinsel yönelimin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, tekil cinsel ilişkiler bireyin cinsel yönelimini göstermez. Cinsel davranışlar tek başına cinsel yönelimi belirlemede yeterli değildir. Kişinin cinsel yönelimini belirleyen, romantik ve cinsel çekimin hangi cinse yöneldiği ile ilgilidir.

 Cinsel yönelimi fark etme, adlandırma, kimliğin bir parçası haline getirme ve bu kimliği sosyal alanda var etme süreçleri cinsel yönelim gelişiminin evreleridir. Cinselliğin ön planda olduğu bir dönem olmasından dolayı ergenlik dönemi cinsellikle ilgili sorunların baş gösterebileceği bir dönemdir. Bu yüzden ergenlik dönemi, cinsel yönelim gelişimi ve keşfi açısından da önemli bir dönemdir.

 Cinsel yönelim gelişiminin akışı, içinde bulunulan toplumun farklı cinsel yönelimlere yaklaşım biçimine göre farklılıklar gösterir. Heteroseksist toplumlarda heteroseksüellik dışında bir cinsel yönelime sahip bireyler olumsuz tutum ve önyargılarla mücadele etmek durumunda kalırlar. Bunun yanı sıra, böyle toplumların etkisiyle, farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler de toplumun olumsuz tutum ve önyargılarını içselleştirmiş olabilir ve bununla mücadele etmek durumunda kalabilirler. (11)

FARKLI CİNSEL YÖNELİMLERE SAHİP BİREYLERİN AÇILMA EVRELERİ

Açılmak sözcüğü, farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler için kendine veya bir başkasına açılmak anlamlarında kullanılır. Bu terim, psikolojide ” cinsel yönelim kimliği ve cinsel kimlik gelişimi ” altında işlenir fakat cinsel yönelim kimliği gelişimi belli bir yaş aralığında başlayıp biten, etrafı kesin çizgilerle çizilmiş bir alan değildir.

 Eşcinsellerin açılma sürecine yönelik en yaygın model Vivian Cass’ in 1979′ da geliştirdiği 6 aşamalı model olmakla beraber bu modele göre bireylerin cinsiyet, kültür, din, etnik köken, kişilik özellikleri ve benzeri farklılıklar içinde değerlendirmesi gerekir.

İlk Aşama: Kimlik Bocalaması

 Bireyin cinsel dürtülerinin ve duygusal/romantik ihtiyaçlarının farkına vardığı aşamadır. Heteroseksist toplumlarda endişe, kafa karışıklığı, bocalama gibi duyguları beraberinde getirir ve kişi eşcinsel duyguları inkâr etme, bastırma gibi tepkilerde bulunabilir. Cinsellikle ve farklı cinsel yönelimlerle veya cinsiyet kimlikleriyle ilgili konuşmaktan kaçınırlar.

İkinci Aşama: Kimlik Karşılaştırması

 Birey eşcinsel olma ihtimalini kabullenir ve heteroseksüel kimliğin kaybedilmesi düşüncesinden ve bunun getireceği zorluklardan dolayı yas sürecine girebilir. Heteroseksüellerle kendi arasındaki fark beliginleştikçe yabancılaşma hissedebilir ve sosyal çevreden soyutlanma eğilimi gösterebilir. Bu dönemde kişiler güvenli ortamlara ihtiyaç duyar.

Üçüncü Aşama: Kimliği Hoşgörme

Birey başka eşcinsellerin de olduğunu görür ve yabancılaşma hissinde azalma olur. Cinsel ve duygusal yakınlıklar aranmaya başlanabilir. Cinsel yönelimini gizlemek ve buna bağlı olarak duygusal/cinsel hayat ile sosyal hayatı birbirinden ayırma ihtiyacı güdülür.

Dördüncü Aşama: Kimliği Kabullenme

Birey eşcinsel kimliğini kabullenmeye başlar. Daha derinliği olan ilişkiler aranır ve kurulur. Eş bulamama kaygısı yaşanabilir.

 Beşinci Aşama: Kimliği Yüceltme

 Birey cinsel yönelimi ile toplumun tutumu arasındaki uyumsuzluğu fark eder ve öfke duyar, savunmacı davranışlarda bulunur. İnsanları eşcinseller ve heteroseksüeller olarak ayırıp heteroseksüelleri küçük görme, eşcinselliği yüceltme gibi tutumlar sergileyebilir.

Altıncı Aşama: Kimlik Sentezi

Artık birey için eşcinsel olmak olumlu veya olumsuz bir durum değil kimliğin bileşenlerinden biridir. Öfke gibi duygular hala görülebilir ancak kişi diğer evrelere göre daha yumuşaktır. (11)

CİNSEL YÖNELİM, LGBTİ TERİMLERİ VE TANIMLARI

LGBTİ terimlerini, lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseksüel kavramları oluşturur. Bu kavramlar, zamana göre cinsel azınlıklar olarak adlandırılır.

Cinsel Yönelim: bireyin cinsel dürtülerinin bir veya iki cinse yönelmesidir. Bilinçli yapılan bir tercih olmamakla beraber, diğer bir tanımla cinsel yönelim, bireyin herhangi bir cinse karşı sürekli olarak duygusal, romantik ve cinsel çekim hissetmesidir. Heteroseksüellik (cinsel, duygusal ve romantik çekimin diğer cinsiyete yönelik olması ), biseksüellik ( cinsel, duygusal ve romantik çekimin iki cinsiyete de yönelik olması) ve homoseksüellik ( cinsel, duygusal ve romantik çekimin kendi cinsine yönelik olması) bilinen temel cinsel yönelimlerdir.

 Cinselliği oluşturan dört unsur vardır. Bu unsurlar biyolojik cinsiyet, cinsiyet kimliği, sosyal cinsiyet rolü ve cinsel yönelimdir. Cinsel yönelim, bir cinsiyetteki bireye karşı sürekli bir çekim olması yönüyle cinselliği oluşturan diğer üç unsurdan ayrılır.

 Aynı cinsiyetten iki kişinin birbirine karşı duyduğu romantik ve cinsel çekim, eşcinsellik olarak adlandırılır. Geçmişte eşcinsellik, bir tıp terimi olarak kullanılmıştır. Toplumdaki yaygın algının aksine, transseksüellik ve traverstik davranışlar, eşcinselliğin ileri bir boyutu değildir. Eşcinsellik ve transseksüellik birbirinden farklı kavramlardır.

1970’lerin başındaki Gey Kurtuluş Hareketi’ yle beraber Gey kelimesi literatüre girmiştir. Bu terim, başlangıçta hem kadın hem erkek eşcinselleri kapsarken günümüzde sadece erkek eşcinselleri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Transgender: Biyolojik cinsiyetine ve buna bağlı olarak ortaya çıkan görünümüne müdahale eden bireyleri tanımlayan bir kavramdır. Toplum içinde cinsiyet geçişini bir tıbbi operasyonla tamamlamayıp biyolojik cinsiyetine bağlı görünümüne müdahale eden kadınlar için (biyolojik olarak erkek olup kendini kadın olarak hisseden ve tanımlayan kadınlar) travesti kelimesi kullanılırken transseksüel kelimesi iki cinse ait bireyler için de kullanılır ve transseksüellik durumu, davranışlardan ziyade bireyin içsel olarak kendini diğer cinsiyete ait hissetmesidir.

 Yaygın bilinen bir kanının aksine, eşcinsellik bir cinsel kimlik bozukluğu değildir.(12) Amerikan Psikiyatri Birliği, 1973 yılında uzun soluklu tartışmalar ve psikiyatri topluluğu içinde eşcinselliği ruhsal bozukluklar sınıflamasından çıkartma kararı almıştır. Dünya Sağlık Örgütü dahil olmak üzere psikiyatri, psikoloji ve genel tıpla alakalı birçok meslek kuruluşu, zaman içinde bu kararı benimsemiştir.(13)

Cinsel kimlik, bireyin bedenini ve benliğini belli bir cinsiyet içinde algılamasıyla alakalı bir kavramdır. Kişinin cinsel kimliğinin biyolojik cinsiyetinden farklı olması durumuna transseksüellik denir. Bu bağlamda transseksüellik, cinsel kimlikle alakalı bir durumdur ve cinsel yönelimden bağımsızdır, trans bireyler de farklı cinsel yönelimlere sahip olabilirler.

Cinsiyet değiştirme süreci, transseksüellik kavramıyla ilgili tek tıbbi yaklaşım olarak kabul edilir. Cinsel kimlik, psikoterapi ve ilaç gibi dışarıdan bir müdahaleyle değiştirilemez. Bu yaklaşım, cinsiyet geçiş sürecinde psikiyatrinin oynadığı rolle alakalı bir yaklaşımdır. Transseksüellik tedaviyle değiştirilebilen bir hastalık değildir. DSM 5′ te transseksüellik kategorisi hala hazırlık aşamasındadır ve gözden geçirilmektedir.

Lgbti konusundaki bir diğer yaygın yanlış algı, pasif homoseksüellerin transseksüelliğin sınırında kabul edilmeleridir. Aktif veya pasif olma durumu, bireyin yaygın olarak yöneldiği ve ihtiyaç duyduğu cinsel birleşme biçimidir ve bir bireyde iki farklı durum birlikte bulunabilmektedir. Bir eşcinselin ağırlıklı cinsel davranışı cinsel kimlikten bağımsızdır.

İnsanlık tarihi boyunca, her coğrafyada, zaman diliminde ve sosyal koşullarda cinsel yönelimi kendi cinsine dönük insan topluluğunun varlığına ilişkin bilgiler mevcuttur. Tarihin akışına bakıldığında, bazı dönemlerde farklı iktidarlar tarafından bu durumun baskılanmaya çalışılmış olması eşcinselliğin var olageldiğinin bir kanıtı olarak kabul edilebilir. Tıp da bir dönem bu iktidarlar arasına girmiş ve bu yolla eşcinsellik hastalık sayılmıştır.

 Cinsel yönelimlerin kökenleri henüz bilimsel olarak belirlenmemiştir. Kabul gören görüşe göre hiçbir cinsel yönelim bilinçli yapılan bir seçim sonucu ortaya çıkmamıştır. Yani hiçbir birey, yaşamının belli bir döneminde hangi cinse karşı romantik veya cinsel çekim hissedeceğine karar vermez. Bu bağlamda herhangi bir cinsel yönelimin hastalık olarak kabul edilip edilmemesi, diğer cinsel yönelimlerin gelişimi üzerinde bir etki yaratmayacaktır.

 Cinsel yönelimin oluşumunu ve farklı cinsel yönelimlerin varlığını tek bir genle açıklamak mümkün değildir. Daha önce de belirtildiği gibi cinsel yönelim, biyolojik cinsiyetten bağımsızdır ve bu noktadan hareketle heteroseksüelliğin genetik olduğu ancak eşcinselliğin genetik olmadığı düşüncesinin de yanlış bir düşünce olduğu kanısına varılabilir. Fakat son 15 yılda yapılan çalışmalardan gey ve lezbiyenlerin yakınlarında eşcinselliğin toplumdakinden daha yaygın olduğu, tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha sık görüldüğü gibi bulgular elde edilmiştir ve bu bulgular eşcinselliğin genetik bir yönü olabileceğini düşündürmüştür. Aile ağaçları incelemesi yapıldığında anne tarafından aktarılan genetik yapının etkili olduğu düşünülmüştür. Ayrıntılı analizlerden elde edilen olumlu sonuçlar vardır ancak tekrarlayan ve tutarlı bulgulara göre eşcinsellik geni adında bir gene rastlanmamıştır. Diğer taraftan, eşcinselliğin geninin olması ya da olmaması eşcinselliği patolojik bir durum yapmayacaktır. İnsanların birçok özelliği genler tarafından kodlanmakta ve çevresel koşullar genlerin etkinliği konusundaki son durumu şekillendirmektedir. (12)

CİNSİYET KİMLİĞİ GELİŞİMİ

Cinsiyet kimliği, hayatın ilk yıllarında oluşmaya başlar. İlk çocukluk döneminde büyük oranda şeklini alır. Bunda dil gelişiminin de etkisi vardır. Cinsiyet kimliği gelişimi biyolojik cinsiyetten bağımsız olarak gelişir. Çocukluğun ilk yıllarından sonra değişim ve dönüşüm yavaşlamaya başlar. Fakat bu söylem, cinsiyet kimliğinin sabit bir durum alacağı anlamını içermez. Bu dönemde çocuğun kendini ait hissettiği cinsiyeti keşfetmesi, anlamlandırması ve bunu bastırmayan güvenli bir ortamda bulunması esastır.

 Cinsiyet kimliği kimliğin diğer unsurları ile bedensel, ruhsal, sosyal faktörler ve toplumsal yapıyla etkileşimli olarak gelişir. Ancak, hala cinsiyet çeşitliliğinin etiyolojisine ilişkin üzerinde uzlaşılmış bir yaklaşım mevcut değildir.

 Bireylerin kendilerini keşfetmeleri, birçok değişkene bağlı olarak farklı zamanlara denk gelebilir. Toplumun cinsiyetlere atadığı nitelikler kültüre göre değişkenlik gösterir. (11)

CİNSİYET GEÇİŞ SÜRECİ

Transseksüel bireylerin büyük çoğunluğu, tanı ve cerrahi onay için ameliyat öncesinde psikiyatre başvurur. Ameliyat öncesinde bireyin ameliyata fiziksel ve psikolojik olarak hazır olması için bu evrede psikiyatre başvurmak önemlidir. Bu süreçte, ilgili meslek grupları ve sağlık çalışanlarının bireyim ihtiyaçlarını ve endişelerini gidermeli, önyargılarından ve kalıp yargılarından arınmış olmalıdır.

 Öncelikle bireye kendine nasıl hitap edilmesini istediği sorulmalı, sonrasında güven ilişkisi kurulmalı, bireyin öyküsü alınmalı ve fiziksel muayenesi yapılmalıdır. Bireyden alınan öykü daha önceki transseksüel deneyimleri, cinsiyet geçişi ile ilgili düşünceleri, aile ve partner ilişkileri, ailenin ameliyattan haberdar olup olmadığı bilgilerini içermelidir. Bu bilgiler personelin danışmanlığı açısından son derece önemlidir. Sonrasında bireye yapılacak müdahale hakkında detaylı bilgi verilmeli ve ameliyatın riskli durumlarından bahsedilmelidir. Bireylere, ameliyat sonrası psikolojik destek alabilecekleri ve sosyal hizmetlere başvurabilecekleri söylenmelidir.

 Cerrahi girişim öncesinde, bireylerin fiziksel sağlığı ve medikal tedavi süreci standart olarak uygulanan prosedürlerdir. Bu süreçte karaciğer ve diğer organ sistemleri üzerindeki endokrin tedavisinin etkisini içeren değerlendirmeler önceliklidir. Rutin olarak HIV ve hepatit testleri yapılarak bireylere bu testlerin önemi anlatılmalıdır. Ancak ameliyatın yapılması bu testlerin sonuçlarına bağlı olmayıp bireylerin genel sağlık durumuna bağlıdır. Sonrasında belli bir süreç içinde hormon tedavileri ve cerrahi operasyon uygulanarak cinsiyet geçişi tamamlanır.

 Ameliyattan sonraki dönemde kanama, enfeksiyon, yara iyileşme problemleri, kapsül kontraktürü, asimetri, serime, hatalı implant, mastektomi flap nekroz, meme dokusunda meme kaybına yol açabilecek nekroz gibi çeşitli fizyolojik sorunlar meydana gelebilmektedir ve bu semptomlar, dönüştürülen cinsiyete göre farklılaşabilmektedir. Bunların yanı sıra ameliyat sonrası süreç, iş ve sosyal hayatla alakalı problemler, partner problemleri, travma sonrası stres bozukluğu gibi çeşitli psikolojik sonuçları da beraberinde getirebilir.

 Ameliyat öncesi dönemde danışmanlık ve destek oranı düşük olan bireylerde %40 oranında yeni kimliğe uyum sorunu yaşandığı belirlenmiştir. ABD’ de yaşayan trans bireylerin %60’ ının ameliyattan sonraki dönemde yoksulluk sınırının altında yaşadığı, %40’ ının sosyal güvencesinin olmadığı bilinmektedir ve bu etkenler, trans bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkilemekte ve yaşam kalitesini düşürmektedir. (10)

HOMOFOBİ NEDİR?

Homofobi, kişilerarası ilişkilerin yapılandırılmasında rol oynayan duygular ve amaçların oluşturduğu sosyal psikolojik bir değişkendir. Ayrımcılık ve şiddetle ilişkili bir kavramdır. Dinsel, kültürel, cinsiyete dayalı ötekileştirmeler, heteroseksüellik dışında cinsel yönelime sahip bireylerin haklarının inkâr ve ihlal edilmesi eşcinselliğe ilişkin tutumların arka planını oluşturmaktadır. Bu durum, konuya politik bir boyut kazandırmaktadır.

 Homofobi terimindeki “fobi” vurgusunun bu terimi bireysel ve patolojiyle ilişkili hale getirdiği düşünülmüş, kültürel, sosyal ve politik alanlardaki vurgusunu geri planda bıraktığı savunulmuştur. Böylece homofobi patolojik bir kavram haline getirilmiştir. Bu eleştirilere sonuç olarak ” homofobi” yerine ” heteroseksizm” sözcüğünün kullanılması belli çevrelerce daha uygun görülmüştür ve son dönemlerde ek olarak ” heteronormative ” kavramı üzerinde durulmuştur.

 Heteronormative, durumun daha çok kültürel/ sosyal ve politik yönlerini ön plana çıkarır. LGBTİ’ lere karşı şiddet konusunu nefrete ve önyargıya dayalı suçlar kapsar. Bu bağlamda heteronormative sadece LGBTİ’ lerin sorunu değildir. Ayrıştırmayı temel alan düşünce sistemleri, dışlanan gruplara ilişkin önyargı ve olumsuz kalıp yargı olarak kendini gösterir. Bu durumda, bazı grupların doğal olarak diğer gruplardan üstün olduğu inanışı doğmaktadır. (11)


Onur İbrahim Urazan

UPÖY YAZI İŞLERİ VE BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR BİRİMİ

KAYNAKÇA:

Freud, Sigmund, 2017, Cinsellik Üzerine, Say Yayınları, Ankara, s.32 – s.37

Saygılıgil, Feray, 2016, Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları, Dipnot Yayınları, Ankara, s.10 – s.31, s.247 – 269

Yeşilyaprak, Binnur, 2018, Eğitim Psikolojisi, Pegem Akademi, Ankara, s.130, s.131

(1). http://politics.ankara.edu.tr/dergi/pdf/64/3/7-Guldu-Ersoy-Kart.pdf, Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Siyasal Tutumlar: Sosyal Psikolojik Bir Değerlendirme, 29.12.2018

(2).http://www.sosyolojidernegi.org.tr/kategori/2014—guz/64478/okul-cagi-cocuklarinin-toplumsal-cinsiyet-algilari-gundelik-yasam-ornekleriyle-cinsiyetciligin-benimsenme-durumuna-ve-esneyebilme-olasiligina-dair-bir-arastirma  Okul Çağı Çocuklarının Toplumsal Cinsiyet Algıları: Gündelik Yaşam Örnekleriyle Cinsiyetçiliğin Benimsenme Durumuna ve Esneyebilme Olasılığına Dair Bir Araştırma, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt: 17 Sayı: 2- Güz 2014 ,  29.12.2018

(3).http://www.sebeke.org.tr/wp-content/uploads/2014/01/toplumsalcinsiyetkonusmalari.pdf   Toplumsal Cinsiyet Konu(şma)ları – Şebeke: Gençlerin Katılımı Projesi, 05.12.2018 

(4). https://intersexualshalala.wordpress.com/528-2/,  İnterseks Dostları Kılavuzu, 29.11.2018 )

(5).http://secbir.org/images/haber/2011/01/15-aksu-bora.pdf Toplumsal Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık, 02.12.2018

(6). http://dergipark.gov.tr/download/article-file/263828, Türkiye’ de Erkek Olmak: Üniversite Öğrencilerinin Yaşadıkları Zorluklar, 27.12.2018

(7). http://www.jcog.com.tr/article/en-female-genital-mutilation-female-genital-cutting-female-circumcision-52721.html, Kadın Sünneti, 27.12.2018

(8).https://www.academia.edu/15014473/_Ucundan_Az%C4%B1c%C4%B1k_la_At%C4%B1lan_Sa%C4%9Flam_Temel_T%C3%BCrkiyede_S%C3%BCnnet_Rit%C3%BCeli_ve_Erkeklik_%C4%B0li%C5%9Fkisi Ucundan Azıcık”la Atılan Sağlam Temel: Türkiye’de Sünnet Ritüeli ve Erkeklik İlişkisi, 30.12.2018

(9). https://www.ejmanager.com/mnstemps/46/46-1359704075.pdf, Cinsel Kimlik Gelişimi ve Cinsel Kimlik Bozukluğunda Psikososyal Değişkenler: Gözden Geçirme, 15.12.2018

(10). http://www.journalagent.com/androloji/pdfs/AND_17_62_241_245.pdf, Transseksüel Bireylerde Cinsiyet Değiştirme Cerrahisi ve Hemşirelik Yaklaşımları, 15.12.2018,

(11).htthttp://drive.google.com/file/d/0B1GoQ3VaadJ9eldWRnNyRU9pSUU/view”, Psikologlar İçin LGBTİ’ lerle Çalışma Kılavuzu- Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği ( TODAP ) 2017,  7.12.2018

(12). http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/eg_itim_bros_u_ru_.pdf , LGBTİ Öğrencileri Aile ve Okul Kıskacına Karşı Nasıl Korumalı? – Kaos GL Derneği, 6.12.2018, 

(13). http://www.turkpsikiyatri.com/ftr.aspx?id=859 ,  Türk Psikiyatri Dergisi 2012,10.02.2019

Şevval Yılmaz